Teknoloji Haberleri

Beyni tazeleyen ilginç bilgiler!

Beyni tazeleyen ilginç bilgiler!

Gün içerisinde gerek yaşam şartlarından gerekse de özel sorunlardan dolayı oldukça stres içinde kalmaktayız. Bu metnimizde sizlere beyninizi tazeleyecek bilgiler sunmaktayız.. 

1. Uyandıktan Sonra gördüğümüz düşleri Hatırlamak Neden Zordur?

“Çok güzel bir düş gördüm, ama tam anlamıyla hatırlayamıyorum” ifadesi birçoğumuz için hayli tanıdıktır. düşları uyandıktan sonra hatırlamanın neden zor olduğuna dair değişik kuramlar var, Lakin bu durumun nedeni tam anlamıyla bilinmiyor. Freud düşların bastırılmış duygularımızın ifadesi olduğunu, bu nedenle hatırlamak istemediğimizi söylüyor. Bazı bilim kişilerı ise bu duruma, düşların oluştuğu ve REM uykusu olarak bilinen uyku evresindeki nörokimyasal değişimlerin yol açtığunu düşünüyor. Beynin bellek oluşumu, düşünme, konuşma işlevlerinden sorumlu bölgesi olan serebral kortekste, hafızanın gelişimine yardımcı norepinefrin hormonunun eksik olması, düşların hatırlanamamasına neden olabilir. Bazı kuramlar ise tekrar etmenin ve bir olguyu başka bir olgu ile ilişkilendirmenin öğrenme üstündeki tesirini dikkate alıyor ve düşya geri dönüp tekrar etmenin mümkün olmamasının düşların kolayca unutulmasında rol oynadığını söylüyor. Kaliforniya Teknoloji Üniversitesinden araştırmacılar ise Neuron dergisinde yayımlanan çalışmalarında belleğin oluştuğu ve ardından depolandığı bölgeler içindeki bağlantının, uykunun düş görülmeyen kısmı olan yavaş dalgalı uyku evresinde (SWS) gerçekleştiğini, REM evresinde ise sinir hücreleri etkin olsa da iletişimlerinin uyumlu olmadığını gösterdi.

2. Neden Cildimizdeki Morluklar İyileşirken Farklı Renkler Ortaya Çıkar?

Cildimizdeki morluklar genellikle kanın, travma sonucu hasar gören ince kan damarlarından dokuların arasına sızması sebebiyle ortaya çıkar. Travmanın cildin hasar görmesine ve kanın dışarı çıkmasına sebep olması halinde ise kanama oluşur.

Bir travmada hasar gören bölge ilk başta kırmızıdır ve kızarıklık dokuların arasına sızan kandan kaynaklanır. Kana kırmızı rengini, dokulara oksijenin taşınmasından sorumlu olan hemoglobin verir. Hemoglobin molekülüne oksijen bağlı olduğunda rengi gözalıcı kırmızıdır. Oksijen bağlı olmadığında ise mavi-mor renktedir. Bu nedenle kan oksijenini kaybettikçe cildin hasar gören bölümündeki kırmızılık koyulaşır ve mora döner.

Morlukların iyileşmesi sırasında yaşanan renk değişimi ise hemoglobinin biyokimyasal olarak geçirdiği değişimlerden kaynaklanır. Hemoglobinin makrofaj hücreleri tarafından parçalanması sonucu oluşan moleküllerden biliverdin yeşilimsidir. Biliverdin ardından sarı renkteki bilirubin molekülüne dönüşür. Bu nedenle morlukların rengi tedavi olma süresince mordan yeşile, Daha sonra ise sarıya döner. Travmadan ortalama iki hafta sonra hemoglobinin parçalanma ürünlerinin tamamı ortadan kalkar.

3. Dondurmayı süratli Yediğimizde Neden Başımız Ağrır?

Ağzımızın çeperleri damar ağlarıyla kaplıdır. Bu damarlar özellikle beyni besleyen atardamarlardır. Soğuk yiyecekleri süratli yediğimizde ağzımızın içinin sıcaklığı çok süratli değişir. Bu durum damarların hızla daralmasına ve ardından genişlemesine neden olur. Soğuk gıdaların yol açtığu baş ağrısının nedeninin bu durum olduğu düşünülüyor.

Beynimizde milyarlarca sinir hücresi olmasına karşın acı reseptörlerine sahip olmadığı için Aslını söylemek gerekirse beynimiz acıyı hissetmez. Lakin beyni besleyen atardamarlardaki daralma ve genişleme, beynin dışını saran beyin zarındaki acı reseptörleri tarafından algılanır ve bu durum beyin tarafından ağrı olarak değerlendirilir.

4. Uzay Araçları Dünya’ya Dönerken Neden Göktaşları Gibi Yanarak Zarar Görmez?

100.000 kg’lık kütlesiyle 300 km irtifadaki yörüngesinde saniyede 7700 m hızla hareket eden bir uzay mekiği, Dünya’ya dönerken yüksekliğinden ve hızından kaynaklanan muazzam enerjisini çok kısa zamanda kaybeder. Daha doğrusu uzay aracının kinetik ve potansiyel enerjisi, başka enerji türlerine dönüşür.

görevlerini tamamlayan uzay araçları Dünya’ya dönerken kütleçekim kuvveti sebebiyle atmosferde çok yüksek hızlara ulaşır. Atmosferdeki havada yeralan parçacıkların yüksek hızlarda oluşturduğu sürtünme sebebiyle uzay araçlarının yüzeyinin sıcaklığı ortalama 2000°C’ye çıkar. Isı kalkanları uzay araçlarını yüksek sıcaklığın tahrip edici tesirinden korur. Apollo, Gemini gibi uzay araçlarında kullanılmış olan, plastik reçinelerden üretilmiş, kullanıldıktan sonra tahrip olan ısı kalkanları belli bir sıcaklığa maruz kaldığında yanmaya başlar ve kimyasal tepkime neticesinde açığa çıkan sıcak gaz, uzay aracından uzaklaşarak yüksek ısının uzay aracına zarar vermesini önüne geçer. Uzay mekiklerinde ise ısıyı yansıtma donanımıne sahip, yalıtkan silisyum seramik karolar ve farklı kompozit malzemelerden oluşan ve tekrar kullanılabilen ısı kalkanları kullanılmıştır.

Atmosfere girişte uzay araçlarını koruyan diğer etkenler uzay araçlarının şekli ve atmosfere giriş açılarıdır.

5. Soğuk Gecelerde Sesler Neden Daha Net Duyulur?

Sesin geceleri daha uzak mesafelerden duyulabilmesinin nedeni, ses dalgalarının havada yön değiştirmesi ile ilişkilidir. Aslını söylemek gerekirse ses dalgaları soğuk havada daha yavaş hareket eder. Çünkü ses havada basınç dalgaları oluşturarak ilerler ve hava soğukken, havayı oluşturan gaz moleküllerinin ortalama kinetik enerjisi daha düşük olduğu için, ses dalgaları daha yavaş hareket eder.

Gün içinde Güneş’ten gelen enerji, havanın ısınmasına neden olur ve hava sıcaklığı yükseklik arttıkça azalır. Ses sıcak havada hareket ederken, atmosferin üst kısımlarındaki soğuk hava ses dalgalarının yukarı doğru yön değiştirmesine neden olur. Çünkü hızı havanın sıcaklığına bağlı olarak değişen ses dalgaları farklı sıcaklıklardaki hava kütleleri içinde hareket ederken yön değiştirir. Bu ışığın bir ortamdan başka bir ortama, örneğin havadan suya geçerken kırılmasına benzetilebilir.

Havanın yerin yüzeyine yakın kısımlarında üst kısımlarına göre daha soğuk olduğu durumlarda, örneğin geceleri ise ses dalgaları yerin yüzeyine doğru yön değiştir. Bu durum normal koşullarda duyamayacağımız, daha uzak mesafelerden gelen sesleri duyabilmemizi sağlar.

6. Neden Hapşırırız?

Bu durum tamamen burnumuzdan aldığımız nefesle ilgilidir. Hapşırıklar özellikle burnumuza girerek burun mukozamıza ulaşan yabancı bir parçacıkla ya da dış bir uyarıcıyla başlar. Cleveland’da University Hospitals Case Medical Center’dan alerji uzmanı Dawn Zacharias bu durumun histamin salınımını tetiklediğini ve histaminlerin de burnumuzdaki sinir hücrelerini rahatsız ettiğini söylüyor. Bu rahatsızlık da burunda yeralan ve kaşıntı yapan şeyi, güçlü bir hava püskürtmesiyle dışarı atma isteği olarak hapşırığı ortaya çıkarıyor.

Lakin eğer ki rahatsızlık veren şey bir hapşırıktan sonra hala burnunuzun direğini sızlatıyorsa, burnunuz ikinci bir hapşırığı ortaya çıkarır. Yani; ikinci hapşırığınız, ilk hapşırığınızın görevini yeterince yerine getirmediğinin bir göstergesidir. Bu da alerjik durumdaki bir insanın neden elinde mendille dolaştığını açıklıyor.

7. Köpekbalıkları Suda Hareket Etmediklerinde Neden Batar?

Balıklar kemikli ve kıkırdaklı olmak üzere ikiye ayrılır. Köpekbalıkları ve vatozlar kıkırdaklı balıklardır. Bunların haricindekiler kemikli balıklardır. Aralarındaki farklardan biri yüzme kesesi denen yapı. Kemikli balıklarda içi gaz dolu yüzme kesesi bulunur. Bu yapı balığın su içinde hareket etmeden durmasını sağlar. Kıkırdaklı balıkların ise yüzme kesesi yoktur. Bir diğer fark solungaçların yapısı. Köpekbalıklarının solungaçlarının çevresindeki kaslar aktif olmalarına rağmen su pompalamak için yeterince güçlü değildir. Bu nedenlerden ötürü köpekbalıkları sürekli yüzmek zorundadır.

8. Ne Kadar Uzun Uykusuz Kalabiliriz?

Kayıt altına alınmış en uzun uykusuzluk rekoru San Diego’lu 17 yaşındaki bir öğrenci olan Randy Gander’a aittir. 264 saat (ortalama 11 gün) uykusuz kalan Randy’inin son günleri bilim kişilerı tarafından incelenmiştir. Kontrollü olarak bir grup denekle gerçekleştirilen en uzun uykusuzluk ise 205 saattir. Uykusuzluk deney ve gözlemlerinde fiziksel olarak büyük bir çöküş gözlemlenmemiştir, vücut ısısında ufak bir düşüş, hafif yorgunluk ve iştah artışı gözlemlenilmiştir. Hepimizin uykusuz gecelerinde daha çok üşümek ve abur-cuburla karın doyurmak haricinde fark ettiğimiz etki zihinseldir. İlk günlerde hafıza ve zeka hafif biçimde etkilenirken dikkat toplamada zorluklar başlar. İlerleyen günlerde öğrenme, hafıza ve mantıklı düşünme gibi ölçütlerde düşüş gözlemlenmiştir. 1966’da yapılam 205 saatlik deney, sözcükleri hatırlayamama, düşünce silsilesini ilerletememe ile devam eden süreç halüsinasyonlara, gerçekle hayali ayırt edememeye kadar uzanmıştır. İnsan için gerçekleşmemiştir Lakin daha uzun bir sürenin ölümü getireceği tahmin edilmektedir. Uykusuz bırakılan sıçanlarla yapılan bir deneyde 2 hafta içinde ölüm gerçekleşmiştir.

9. Balıklar Su İçer mi?

Yaşamın kaynağı olan su, canlıların vücutlarında farklı yoğunluklarda bulunur. Bu, suyu tüm canlıların -su içinde yaşayanlar da dâhil- fizyolojik olarak kullandığı olduğunu ifade etmektedir. Yani, evet, balıklar da su içer.

Balıklar tatlısularda ve tuzlu sularda yaşayanlar olarak ikiye ayrılır. Tuzlu sudaki tuz yoğunluğu balığın vücudundakine göre daha yüksektir. Bu nedenle balığın vücudundan dışarıya doğru bir su çıkışı olur. Tuzlu sularda yaşayan balıklar bunu dengelemek için devamlı su içmek zorundadır. İçtikleri tuzlu sudaki fazla elektrolitleri de solungaçlarından dışarı atarlar. Bu, çok fazla enerji gerektiren bir işlem olduğundan, tuzlu su balıkları suyu daha iyi kullanmak için böbreklerinden atılan su miktarını en aza indirir. Tatlısulardaysa bunun tam tersi bir durum oluşur.

10. Atmosferde Neden Çok Miktarda Azot Var?

Dünya’nın atmosferinde ortalama olarak %78 oranında azot, %21 oranında oksijen bulunuyor. Geriye kalan ortalama %1’lik kısım ise başka elementlerden ve moleküllerden -örneğin argon, karbondioksit, metan- biraraya geliyor. Atmosferde en çok yeralan element azot olmasına karşın, Dünya’da çok miktarda azot yoktur. Misal verilecek olursa atmosferdeki azot miktarı atmosferdeki oksijen miktarının ortalama dört katı olmasına karşın Dünya’nın tamamı göz önüne alındığında tüm azot miktarı tüm oksijen miktarının yalnızca on binde biri kadardır. Azotun atmosferde birikmesinin birkaç nedeni var:

Birinci olarak; azotun doğada yer aldığı biçimlerin hemen hemen hepsi, örneğin azot gazı (N2) ve diazot monoksit (N2O), uçucudur. ötürüsıyla Dünya’nın katı haldeki merkezinde değil gaz halindeki atmosferinde birikirler. İkinci olarak; azot içeren bileşikler özellikle kristal yapıda bulunmadığı için Dünya’nın merkezinde yeralan katı maddelerde azot atomları yer almaz. Dünya’da en çok yeralan element olan oksijen ise Dünya’yı oluşturan pek çok katı bileşiğin, örneğin SiO2, yapısında yer alır. bunun yanısıra okyanusların kütlesinin %85’i de su moleküllerinin de yapısında yer alan oksijen atomlarıdır. Azotun atmosferde bol miktarda bulunmasının başka bir nedeni; azot gazı moleküllerinin oksijen gazı moleküllerine göre daha kararlı olmasıdır. Azot gazı molekülleri Güneş’ten gelen ışınlar tarafından kolayca parçalanamaz ve atmosferde oluşan tepkimelerde yer almazlar.

Kaynak

11. Neden Bazı Tohumlar İlkbaharda, Bazıları güz aylarında Ekilir?

Bir tohumun ne zaman ekileceğini belirleyen temel etken sıcaklıktır. Bitkiler genellikle düşük sıcaklıklara karşı duyarlı olduğundan tohumlar genellikle ilkbaharda ekilir. Lakin soğuğa ve donmaya karşı dirençli bazı bitki tohumları (örneğin pancar, lahana, brokoli) sonbahar aylarında ekilebilir.

güz aylarında ekilen tohumlar Kış mevsiminde gerçekleşen yağışların tesiriyle daha erken büyümeye başlar. Soğuk hava koşullarına dayanıklı bitkilerin tohumlarının güz aylarında ekilmesi, bu bitkilerin ilkbaharda ekilen tohumlar hala gelişme aşamasındayken hasat edilmesine imkân verir.

Bazı bitkilerin (örneğin sarımsak, kış buğdayı) ise gelişimlerinin belirli bir aşamasında düşük sıcaklıklara maruz kalması gerekir. Bu durum vernalizasyon olarak isimlendirilir. Vernalizasyon dönemi bu tür bitkilerde çiçek oluşumu için lüzumludir.

Kaynak

12. Primatlarda Erkek ve Dişi Memeleri Aynı Boyuttayken İnsan Dişisinin Memesi Neden Büyük?

Bilim kişilerı insan dişilerinin memelerinin büyük olmasını açıklamakta güçlük çekiyorlar. Çünkü diğer primatlarda erkek ve dışı memeleri aynı boyutta. Üstelik buna karşın bir şempanze ile bir insan dişisi aynı oranda süt üretiyorlar. Yani meme büyüklüğü ile süt üretimi içinde bir paralellik yok.

Bu sorunu; insanın ayağa kalkıp sosyal ilişkiler daha da ilerletmeye başladığı sırada yüz yüze olmaya başlaması ile açıklamaya çalışıyorlar. Şöyle ki; insan sosyalleştikçe daha fazla yüz yüze olmaya başlıyor. Bu da evrimsel mekanizmaları tetikleyerek “cinsel” uyarı kaynağı olan kalçaların bir benzerinin bayanların ön tarafında oluşmasına sevk ediyor. Yani evrim; kalçaların çekiciliğini göğüslere de yükleyerek onların büyümesini sağlıyor.

Tabii, yine normalde diğer primatlarda oldukça arkada olan vajina, insan dişilerinde bu sosyalleşme süreci sırasında bir miktar ön tarafa doğru kayıyor ve bunun da yüze yansıması olarak dudaklar kalınlaşıyor. Kalın dudaklar da yalnızca kişilera özgü bir özellik.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ